ヨーロッパへの窓

★★★★★★

Windows to Europe

キプロス キプロス

「戦時」
『今日では銃声は皆無である』より

SAVAŞ ZAMANI
excerpt from Bugün Hiç Silah Sesi Yok-Soydaşınız Balık Burcu

メフメット・ヤシン

Mehmet Yashin

Mehmet Yashin is one of the internationally best-known contemporary poets and authors from Cyprus. He has published 10 poetry collections, 3 novels, 3 essay collections, 3 anthologies and literary studies of multilingual Cypriot poetry and literature. His books have played an important role in re-defining the literary traditions of Cyprus, as well as the Turkish and Greek writing literatures. His work has been translated into more than 20 languages and his prize-winning books have been published in various European countries.

SAVAŞ ZAMANI
Bugün Hiç Silah Sesi Yok-Soydaşınız Balık Burcu

Mehmet Yashin

SAVAŞ ZAMANI

İçimden konuşurdum işitilmesin diye
gören de bilgelik sezerdi sessizliğimden!
Gizlenmesi gerekirdi çünkü tehlikeliydi Türkçe
Elence desen kesinkes yasak.
Tetikte beklerdi birer makineli-tüfek gibi
beni kurtarmak isteyen büyükler
zaten o zamanlar gönüllü askerdi herkes.
Ve ders kitaplarının ince bıçak açacağına benzeyen
İngilizce, ortada dururdu öyle,
zorunlu durumlarda konuşulacak bir dil olarak
özellikle de Elenler ile.
Hangi dilde ağlayacağımı bile şaşırırdım çoğu kez
yabancı da değil, çeviri bir hayattı yaşadığım
anadilim başkaydı, anavatanım başka
ben derseniz bambaşka.
Daha o karartma günlerinden görünmüştü
hiçbir ülkenin şairi olamayacağım
çünkü azınlıktım ve ‘özgürlük’
hiçbir ulusal sözlüğe sığamayan bir sözcüktü...
En sonunda üç dil birbirine girdi şiirlerimde
ne Türkler duyabildi içimden geçenleri
ne Elenler, ne de Öbürleri –
Ama kınamıyorum onları, savaş zamanıydı.

Arodes köyü/Baf, 1991




Ve metnin Türkçe aslı: Soydaşınız Balık Burcu (1994) adlı romanın Türkçesinde yer alan aynı metin aşağıdaki gibidir.

BUGÜN HİÇ SİLAH SESİ YOK

Size doğrusunu söyleyim mi? Bu öyküyü yazmak istemiyordum ben. Savaşın biteceği günü anlatacaktım. Daktilonun başına geçince uzun uzadıya düşünmeye başladım: “Silah seslerinin son günü!” Düşünün silah seslerinin son, en son günü...

Balkondaki kadın, “Tuhaf” diye mırıldandı: “Bugün hiç silah sesi yok.” Daha düne kadar, yakınlarda çatışma olmasa da, kasabanın kum torbalarla, içi toprak dolu beyaz badanalı varillerle ikiye bölündüğü köprüden hep silah sesleri gelirdi. Soluk almadan mermilerini boşaltırdı makineli tüfekler. Barikatlardan yükselen toz bulutları saydamlaşarak kasabaya yayılır, evlerde keskin bir barut kokusu kalırdı. Mahallenin çocukları, hangi kurşun sesinin, hangi silahtan çıktığını ‘Önce Kim Söyleyecek’ yarışı yaparlardı. Telaşlı telaşlı haykırarak birbirlerine bilgiçlik taslarlardı. Bugün onlar da yoktu ortalıkta. Koşmaktan nefesi tıkanmıştı yaşamın. İnsanlar, makineli tüfekler, dağlar, taşıtlar, alarm boruları, postallar, ağaçlardaki böcekler... her şey.

Balkon kapısı iç gıdıklayan fosforlu metal sesiyle kapandı. Kadın, bir saattir elindeki kitabın aynı sayfasını okuyan çocuğa yaklaştı: “Bırak o kitabı!” Kendi ses tonuna şaşarak duraladı. Yeniden balkona yürüdü. Bu kez kararlı adımlarla. Çınlayan sessizlikte durdu. Ellerini bakışlarına siper ederek gözlerini kıstı. Bakışlarından kalkan keşif uçakları, görüş mesafesi içinde yükseldi. Büyük yapılara daldı. Posta binasının, Ay. Nikolas Kilisesi’nin üzerinden geçti. Kadın başını çevirmeden kırık dökük konuştu:

– Bir şeyler öğrenebilseydik. Radyo da bir şey demez ki... Sızma mı yapıyorlar acaba? Takviye alıyorlar!.. Allahım! Gene neler gelecek başımıza... Bizi kuşatıyor bunlar. Baksana hiç silah sesi yok.

Öyküye devam etmekten vazgeçtim. Eksik bir şeyler vardı. Size de öyle gelmiyor mu? Herhalde böyle olmayacak silah seslerinin son günü. Ama nasıl olacak?.. En iyisi sevinçli bir giriş yapmak.

Ötmek için kümesteki tahta kasaya sıçrayan horoz şaşırdı, “A’aaa!” dedi, “hiç silah sesi yok!” Kırmızı ibiğini dikti, kanatlarını çırptı. İşlemeli bakır tabaklardan ışıltılar döküldü. Kümesteki tavuklara çalım sata sata dedi ki: “Gördünüz mü, ben silahlardan bile önce öterim!” Bütün erkekler kadınların sessizliği sayesinde öterler zaten. İçin için bunu sezdiklerinden, ikide bir ibiklerini dikip böbürlenme gereği duyarlar.

Doğduğundan bu yana, kümesin yanındaki servi ağacında yaşayan ağustosböceği bir türkü tutturmuştu. Bozuk plak gibi zır zır zır tekrarlayıp duruyordu.

Silahlar kaybetti benimle yarışı
şarkım geçti kurşunları
zirozi rozi

Silahlar kaybetti benimle yarışı
şarkım geçti kurşunlan
zizirozi zirozi

Silahlar kaybetti şarkım geçti
zizirozi zirozi ziziro
zi

Her zaman yiğitliğiyle övünen, ama silah seslerini işitince servi ağacının altındaki deliğine saklanan şişman karınca kafasını uzattı. Herkese çalışkanlık taslayan tembelzekâlının tekiydi. Eleştirilmekten ödü koptuğundan başkalarını eleştirmeyi iş edinmişti. “Budala sen de!” diyerek çıkıştı ağustosböceğine: “Sen kendi sesinden başka bir ses işitmediğin için silahları duyamıyorsun.” Sözünü bitirir bitirmez kafasını sığmağa soktu. İş güç derdini, kış hazırlıklarını filan öne sürerek, şarkı çağırmaktaki yeteneksizliklerini örtbas etmeye çalışan, bunun yerine ava gitme, odun kesme, elektrikli alet tamiratı gibi işlerle gösteriş yapan erkekler, aslında ağustosböceklerini korkunç kıskanırlar. Bu yüzden de onları susturmaya çalışırlar: “Bir baltaya sap ool!.. Ev bark sahibi ool!..”

Bahçedeki yataklı sandalyede kestiren ihtiyar, böceklerin böyle şeyler söylediklerini duymamıştı. Yalnızca horozun ötüşü şöyle bir çalınmıştı kulağına. Gözlerini kırpıştırarak açtı. Tepesindeki mendili usulca alıp terlerini kuruladı. Başını en rahat edebileceği biçimde yaslamaya çalışırken derin derin iç geçirdi: “İhtiyarlık, eskiden böyle miydim ya! Artık silah seslerini bile işitemiyorum.”

En iyisi bu öyküyü yazmamak. Yine yüzüme gözüme bulaştırdım. Savaş bitiyor ve ben bu günde durmuş horozlarla, karıncalarla, uğraşıyorum. Bir süre daktilonun başında öylece kaldım. Sonra beceriksizliğin verdiği can sıkıntısını üstümden atmak için deniz kenarına kadar gitmeye karar verdim. Bisikletim bir bölük askerin yanından geçiyordu ki içimden bir ses haykırdı: “Evet, tamam, silah seslerinin son günü barikatlardan başlamalı.”

Sınırdaki asker bir sigara daha yaktı. Elindeki çakmakla oynarken, “Bugün hiç silah sesi yok” diye düşündü. Sigarasından bir nefes çekti, “Off, ne olacaksa olsun artık!” Ve ilk kez o an, neler olabileceğini düşünmeye başladı. Göğsünün kafesinden uçmaya çalışan cankuşunu durdurmak için yüreğini kendi elleriyle bastırıyordu.

Yoksa silah sesleri miydi senin çırpmışım duymamı engelleyen?.. Ah, evet, korkuyorum! Ama ben savaşırken bile korkmazdım. Saçma, şimdi mi korkacağım. Neydi saçma olan?.. Ya ölürsem! Eee, ölürsem ölürüm be. Sanki neden düşünüyorum bu aptalca şeyleri? Düşünüyorum işte. Düşünüyor muyum? Neyi? Anlamıyorum... Beynimde kurulmuş kurulmuş kurulmuş da, tam savaşın başladığı an durmuş bir saat var. Hem dopdolu, hem bomboş. Yani şimdi işim ne şu kum torbalarının tepesinde. Tavuk gibi tüneyerek... Üstüme vıcık vıcık yapışan bu çulları fırlatıp atacağım!.. Oğlum deli lafları bunlar. Yok bok! Çıldırıyorum. Bu ne be!.. Denize gideceğim. Soyun oğlum, soyun. Bu sıcakta, bu botların içinde. Hâlâ tek kurşun patlatmadılar. Sersemler! Her şey tıkırındaydı dün. Bu asker çullarını çıkarıp denize... Komutan, nerede Rumca şarkı çalınıyorsa oraya ateş edin, demişti. Ne akıl ya! Ama dün şarjörü dolduran sendin. Deliriyorum galiba! Pavlov’un köpeğine dönmüşüz resmen. Rumca şarkıları kurşunluyoruz. Silah sesleri bitti, rahatlık da gitti. Allanın belaları! Kim? Sabah doldurduğum şarjörle dolaşıyorum hâlâ.. Ateş edin be! Orospu çocukları! Hadi, ateş edin!

A T E Ş ! . .

Silah sesleri yeniden işitildi. Balkondaki kadın rahat bir nefes aldı. Yataklı sandalyedeki ihtiyar kulakları hâlâ işittiği için sevindi. Ağustosböceği sustu. Şişman karınca, “Yaa, ben söylememiş miydim” dedi. Sözünü bitirir bitirmez kafasını tekrar deliğine soktu. Zaten erkekler her zaman haklı çıkarlar, yoksa dünyanın düzeni bozulur.

Ben de iç huzuruma kavuştum. Bu öyküyü yazamayış nedenimin yeteneksizlik olmadığına karar verip, okuduğunuz karalamaları daktilomdan çıkardım.

SHARE